Soru: Bazı Mushaflarda “Allah” ve “Rab” kelimeleri alt alta gelecek şekilde yazılmış ve bu durumun Kur’an’ın bir mucizesi olduğu iddia edilmiştir. Bazı kelimeleri uzun, bazılarını kısa yazarak bu lafızları alt alta getirmekte ne mana var? Biz Kur’ân’ın Allah kelamı olduğuna tam inanıyoruz ve benzerinin insanlar tarafından getirilemiyeceğini biliyoruz. Kur’an’ın böyle yapma mucizelere ihtiyacı mı vardır? İnsan tarafından yapılan bir şeye nasıl mucize denir?
Cevap: Bilindiği gibi Kur’an asıl itibariyle bir nurdur ve Allah kelamıdır. Bunun içindir ki Kur’an mahlûk değildir, denmiştir. Mushaflarda gördüğümüz harfler ve mürekkepler bizi o nura ve hidayete götüren araçlardır. Bu sebeple onlar da mukaddestir ve abdestsiz Kur’an’a el sürmeyiz. Bu bir.
İkincisi, Kur’an’ın aslı Arş-ı Âzamda Allahü Tealanın yanında bulunan “Ümmü’l-Kitap”tır. Tevrat ve İncil gibi Allah kelamı olan kitapların aslı da o kitaptır. O kitabın mahiyetini bilenlere “Ehl-i Kitap” denir ve bu insanlar Kur’an’ı okuduklarında hemen onun Allah kelamı olduğunu bilirler.
Ümmü’l-Kitap ezelde yazılmıştır. O mahlûk değildir, ama onu yazan kalem mahlûktur. Daha doğrusu o kitabın nuru mahlûk değildir. Onu yazan kalem ve yazı malzemeleri mahlûktur. Biz o kitabın bilgilerine Ancak Kur’an vasıtasıyla ulaşabiliriz. Ulaştığımız zaman da Allah’ın izniyle her şeyi yapabiliriz. Mesela Asaf Berkiya gibi Belkıs’ın tahtını, Yemen’den Kudüs’e bozulmadan bir saniyede getirebiliriz. Ama bu yol bütün Müslümanlara tavsiye edilmemiştir. Müslümanlara öncelikle, kendilerine tevdi edilen Emanet-i Kübrayı, bir başka ifadeyle insanlık cevherini işletip salih amellerle cennette Cemalullah’a kavuşmak tavsiye edilmiştir.
Ümmü’l-Kitap Arş-ı Âlâda yazılı olduğu gibi, Kur’an da bir bütün halinde Arş-ı Âlâda yazılıdır. Bizim elimizde bulunan Mushaflar gibi yazılıdır. Abese suresinde belirtildiği gibi sahifeler halindedir. Kalem suresinde işaret edildiği gibi satırlara dizilmiştir. Bürûc suresinde belirtildiği gibi levhalardadır. Musa (as)’ın Tur’dan aldığı Tevrat nasılsa, Arş-ı Âlâdaki Kur’an da öyledir.
Günümüzde insanların aklı gözüne indi. Medeniyet harikaları insanları o kadar sarhoş etti ki bile bile dünya hayatını, Ahiret hayatına tercih eder oldular. Allahü Teala da Asr-ı Saadette, belağata hâkim olan cahiliye araplarının gözünü Kur’anla açmış ve onun benzerinin getirilemeyeceğini nasıl onlara göstermişse, aslında bugün de tevafuklu Kur’anla insanların gözünü açmış, onun mucizeliğini gözle görülür hale getirmiştir. Ama insanların çoğu bundan gafildir!
Matbaada basılan ilk Kur’an nüshası özelliğini taşıyan Hafız Osman nüshası, Medine-i Münevvere’de yazılan bir Kur’andan istinsah edilmiştir ve 604 sahifeden ibaret olup, sayfa sonları bir ayet sonuyla tevafuk eder. Bu bir rastlantı değil, bir mucizedir. Mucize, insanların benzerini yapmaktan aciz kaldığı bir olaydır. Hâlbuki insanlar, bir kitap yazar ve sayfa sonlarını bir cümle sonuyla bitirebilir. Son cümle kısa gelirse, harflerin arasını uzun, uzun gelirse harflerin arasını dar tutabilir. Mucizelik bunda değildir. Daha önce sayfa sayısı belli olmadığı halde, en kısa sure bir satıra, en uzun ayet bir sayfaya sığacak şekilde yazılacak gibi, bağımsız olarak alınan kararlara uygun olmasındadır. Bu kararlar gül yaprakları gibi iç içedir ve yapraklar daima tazelenir. Mesela, tekli sayfaların merkezini, cennete ve cemalullaha işaret eden lafızların oluşturması, çiftli sayfaların merkezini cehenneme ve celalullaha işaret eden ayetlerin oluşturması ve bu durumun Kuran’ın konu akışını bozmaması mucize oluşuna işaret eder. Tabii sadece bu tek başına mucize olduğunu ispatlamaz; diğer işaretlerle beraber ele alındığında insan, bu kitabın, sadece Allah’ın oluştura bileceği bir mucize olduğu kanaatini verir. Tabii en önemlisi de bu harikuladeliklerin tükenmemesi, yeni yeni güzelliklerin keşf olunmasıdır.
Bütün bunlar Rabbini arayan insan içindir. Bir insan Rabbini aramıyor, sadece içinde bulunduğu dünya nimetlerinden azami derecede istifade etmeyi düşünüyorsa bu insana laf anlatılmaz. Bu insanlar içlerindeki insanlık cevherine ihanet eden hayvanlardır. Hâlbuki aklını başına alıp düşünse, bu nimetleri önüne seren Rableri onun her türlü isteğini karşılamaya muktedirdir deyip, onu arayıp bulması en akıllı davranıştır.
Allahü Tealanın en önemli sıfatı her şeyi bilmesi veya her şeyi görmesi değil, bir iş yapması, başka bir iş yapmasına engel olmamasıdır, yani kudret-i zatiyyesidir. Bu özellik Kur’anda, tevafukla tezahür etmiştir. Kısaca söylemek gerekirse, Allahü Teala Kur’anı yazarken, onun manasıyla meşgul olması, şekliyle meşgul olmasına engel olmamıştır.
Mekkeli müşrikler, Kur’an tek cümle halinde yani bir bütün olarak nazil olsaydı ya, demişler. Allah (cc) buna “Kur’an bir bütün halinde değildir” demiyor. Bu konuya sükûtla ikrar da bulunuyor. Demek Kur’an ezelde bu şekilde 604 sayfa halinde mevcut idi. Sayfalardaki satırlarda hangi kelimelerin ve harflerin bulunduğu Allah tarafından biliniyordu. Ve Bediuzzaman Said Nursi’ye ilham edildiği gibi, “Allah” ve “Rab” kelimeleri tevafuk ediyordu. Vahiy ve peygamberlik her ne kadar son bulmuşsa da veli kulların ilhamları kıyamete kadar bakidir. Telefonda senin konuştuğun gibi, Allahü Teala veli kullarıyla konuşur ve onlara bazı sırları ifşa eder. Bu Ehl-i Sünnet itikadında bilinen bir durumdur. Şeyh Bedreddin’in varidatı vardır. Mevlana “Ben peygamber değilim ama bana kitap nazil oldu” buyurmuştur. Vahiyle ilhamın farkı şudur: Vahiy, bütün insanları bağlar, ilham, o veliyi her yönüyle seven müritlerini bağlar. Vahiyle ihticac olur, ilhamla olmaz. Ancak şurası çok önemlidir; Bir insan bir veliyi her yönüyle beğenmeye bilir ama “Olmaz böyle şey” deyip, olabilecek şeyleri inkar ederse, “Biz bazı peygamberlere inanırız, bazılarını inkar ederiz” diyen Yahudi ve Hıristiyanların durumuna düşer.
Ben şehadet kelimesi getirir gibi şunu söylüyorum: Tevafuklu Kur’anlardaki tevafuk Allahü Tealanın eseridir, kul eseri değildir. Diyeceksin ki Hattat Hamit Aytaç’ın mushafındaki tevafuklarla, Hüsrev Altınbaşak’ın mushafındaki tevafuklar değişebiliyor. Senin mushafındaki tevafuklar daha değişik. Buna cevabımız şudur: Hiç kimse Arş-ı Âladaki Kur’an gibi yazdığı iddiasında değildir, bilakis öyle olabileceği iddiasındadır. Mesela biz Tecvidli Kur’ân yazmak istediğimizde istedik ki bu Kur’an tevafuklu olsun. Fakat bazı yerlerde bilgisayar hattı, Hüsrev Altınbaşak’ın tevafuklarına müsaade etmeyince değiştirmek ve başka tevafuklar aramaya mecbur olduk. Bizim tevafuklarımız böyle ortaya çıktı ve bazı yerlerde çok güzel oldu. Bizim birinci hedefimiz tecvid, ikinci hedefimiz tevafuk, üçüncü hedefimiz satır sonuna ayet sonunu getirme tevafuğu, dördüncü hedefimiz kelimelerdeki dikey tevafuk, yani Hüsrev Altınbaşak’ın mushafında kızıl renkle gösterdiği tevafuklardır. Beşinci hedef kelimelerdeki yatay tevafuktur. Biz bu tevafuklara kelime altlarındaki sarı çizgilerle işaret ettik. Hepsi güzeldir. Kur’an’a layıktır. Sivrisineği misal getirmekten haşa utanmadığını ifade eden Rabbimiz, kelamının şanını yücelten bu güzellikleri, küçük olsa da bunları kabul edeceğini düşünüyor ve engin rahmetinden bunu niyaz ediyoruz.